Türk siyasetinde nice isim gelip geçmiştir; fakat bazı şahsiyetler yalnızca bir dönemin değil, bir davanın, bir fikrin ve bir ahlakın adı hâline gelir. Alparslan Türkeş de böylesi bir isimdir. O, sadece bir siyasi lider değildi. O, fikirleriyle yaşayan, bedel ödeyen, milyonların gönlünde yer bulan, kalabalıkları peşinden sürükleyen bir dava ve düşünce adamıydı.
Başbuğ Alparslan Türkeş, Türk milliyetçiliğinin en çetin dönemlerinde geri adım atmadan mücadele vermiştir. 1944’te Irkçılık-Turancılık davasında yargılanmış, 12 Eylül sonrasında da uzun yıllar ağır baskılarla karşı karşıya kalmış, yargılanmış ve tutuklu kalmıştır. Buna rağmen inandığı yoldan dönmemiş, Türk milletine, Türk gençliğine ve Türk dünyasına dair inancını bir an olsun terk etmemiştir. 4 Nisan 1997’de aramızdan ayrıldığında geride yalnızca bir siyasi hareket değil; nesiller boyunca yaşayacak bir fikir mirası, bir duruş ve bir mücadele ahlakı bırakmıştır.
Onu farklı ve büyük kılan yönlerden biri de, günü değil tarihi okuyan bir ufka sahip olmasıydı. Dünyanın iki kutuplu olduğu, Sovyetler Birliği’nin yenilmez bir süper güç olarak tüm dünyayı titrettiği o karanlık yıllarda, Gazi Meclis’in kürsüsünden “Esaret altındaki Türk devletleri bir gün mutlaka bağımsızlıklarına kavuşacaktır!” diye haykırdığında ona gülenler, dar ufuklarıyla bu vizyonu kavrayamayanlar olmuştu. Ancak zaman, o çelik iradeyi ve sarsılmaz öngörüyü haklı çıkardı; Başbuğ’un o gün inançla müjdelediği bağımsızlık ateşi, bugün Turan coğrafyasının dört bir yanında gururla yanmaktadır.
Bugün onun eksikliği, yalnızca bir siyasi kadronun eksikliği değildir. Bugün hissedilen boşluk; tavrın, vakarının, dirayetin, tarih şuuru ile konuşan ve millet ufkuyla yürüyen bir liderliğin boşluğudur. Çünkü Alparslan Türkeş, sadece neye karşı çıkılması gerektiğini söyleyen biri değildi; aynı zamanda neyin kurulması, neyin korunması, neyin yaşatılması gerektiğini de gösteren bir başbuğdu. Bugün, yürüdüğümüz yolda onun bilgeliğinin, sarsılmaz duruşunun ve kucaklayıcı liderliğinin eksikliğini her zamankinden çok daha derinden, çok daha sızılı bir şekilde hissediyoruz. Yokluğu, yüreklerimizde büyüyen ve asla dinmeyen bir hasret ateşidir.
Vakfımız; bizzat Alparslan Türkeş’in rahle-i tedrisinden geçmiş, onun kutlu ocağında omuz omuza yürümüş ve bugün davamızın sembolü, bayraklaşan isimleri haline gelmiş büyüklerimizin tecrübesiyle bu mirası yaşatmaya devam etmektedir.
Türk Aydınları Vakfı olarak bizler de, Onun yanında yetişmiş, onun çizgisini taşımış, onun mücadele terbiyesiyle yoğrulmuş bayraklaşmış isimlerin hatırasını büyük bir kıymet olarak görüyoruz. Bu bizim için yalnızca geçmişe ait bir hatıra değildir. Bu, bugün de diri tutulması gereken bir karakter, bir seciye ve bir dava şuuru meselesidir.
